Ayfer Tunç ile söyleşi “Ne olursa dibe vurduk diyeceğiz?”

 Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ne, çivisi çıkmış bir toplumu resmeden bir Brueghel tablosu gibi bakabiliriz. Roman kötülüklerle dolu. Sadece kötü kaderler değil, kötü insanlar. Menfaatperest, riyakâr, en iyi ihtimalle kafayı yemiş insanlar… Yalın bir soruyla başlayalım: Biz kötü müyüz? Deliler Evi’ni yazarken, toplumca pek iyi durumda olmadığımız gibi bir duygunuz var mıydı?
Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında on yaşındaydım. Adında barış sözcüğü geçtiği halde, annem camları “düşman uçakları ışığımızı görmesin” diye mavi kâğıtla kaplarken, yaşadığımız şeyin pek de iyi bir şey olmadığı hissine kapılmıştım. On yaşımdan beri, toplumca pek de iyi bir durumda olmadığımız hissi, herkes gibi beni de fazlasıyla sık, hemen her gün yoklar. Ama bu romana “nasıl da kötülük çemberi içinde dönüp duran, dibe vurdu vuracak bir toplum yaratmışız!” hayıflanmasını ispat etmek için başlamış değilim.
(Tanıl Bora, Birikim Temmuz 2009) devamı...

 

Bir  Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi Üzerine

Leyla Daşkaya: Hikaye Karadeniz’in küçük şehirlerinden birinde sırtı denize dönük, geçmişi 19.yy’a dayanan bir akıl hastanesinde başlıyor. Sayısız kahramanın hikayesi çıkışını bu binadan alıyor ve karakterlerin iç içe geçen hayatlarının nasıl kesiştiğini ve onların bunun farkına dahi varmadıklarını görüyoruz. Bu ülkede yaşayan bizler denize, güzelliklere, olasılıklara ve gerçeğe  sırtımız dönük mü yaşıyoruz?
Ayfer Tunç: Türk edebiyatının ve tiyatrosunun en önemli yazarlarından biri olan Haldun Taner kurduğu tiyatroya Devekuşu Kabare adını vermişti. Rastgele seçilmiş bir ad değildi bu. Bildiğiniz gibi devekuşları bir tehlike söz konusu olduğunda kafalarını kuma gömerler ve kendileri  görmedikleri sürece bir tehlikenin olmadığını varsayarlar. Haldun Taner de bu ülke insanının gerçekler karşısında takındığı tutumu yansıtmak istemişti muhtemelen. Yalan Yanlış’ın da bu türden bir bilgiyi sezdirmek isteği var.
(Leyla Daskaya, Kül Öykü) devamı...

 

NOTOS Söyleşi

Her şeyi bilen, aslen eleştirel, ironik ve alaycı bir tanrı-anlatıcı söz konusu… Bu sizde alışık olduğumuz bir durum değil. Bu gelişim nasıl seyretti? Ve aslında biraz da bu kitapla öykünüz nasıl başladı? Sizi bunu yazmaya iten ne oldu?
Yazarların sorumluluğu veya varlık nedeni denildiğinde ilk akla gelen, “çağının tanığı olmak” gibi, eskimiş ve artık anlamını kaybetmiş bir argümandan hareket etmek istemesem de; yaşadığımız zamanın kafa karıştıran, insani, ahlaki, toplumsal değerleri sürekli sarsan hızının, beni bu türden bir anlatıya yönelttiğini söyleyebilirim. İnsanoğlu, bilim ve akılla ilişkisini ahlaki ve insani açıdan tartışmalı bir zemine taşıdığından beri, zamanın efendisi değil.

(Elif Bereketli)
devamı...

 

Varlık Dergisi İçin Sorular:

- Gündelik hayat sizin çok önemsediğiniz bir alan. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’in yakaladığı başarı, “gündelik” olanın nabzını ne kadar başarıyla tuttuğunuzun bir kanıtı. Yalan Yanlış da sıradan görünenin arkasındaki çılgınlığı yansıtması açısından özellikle önemli. Biraz doğrudan olacak ama yine de sormak istiyorum: Sizce hepimiz deli miyiz? Yoksa asıl acayip olan “normal” diye adlandırdığımız mı?
“Normal” sözcüğünün sözlük anlamı “aşırılığı, eksikliği ve taşkınlığı olmama, ortalama durum”dur. Ama içinde bulunduğumuz çağa baktığımızda, bu tanımın son derece çelişkili olduğunu görürüz. Bir yandan, yaşadığımız pek çok şeyin aşırı ve taşkın olduğunu, yani normal olmadığını, bu işte bir gariplik olduğunu, açıkça veya belli belirsiz düşünüyoruz, ama bir yandan da bu türden sıra dışı durumların olağan hale geldiğinin farkındayız. Dünün doğrusu bugünün yanlışı olabiliyor. Bilim bile sık sık dününü yalanlıyor.
(Tülin Er, Varlık) devamı...

 

“Yetmişli yıllara karşı sorumluluğumu yerine getirdim”

Ayfer Tunç, üç öykü kitabı, bir romanıyla edebiyat dünyasının tanıdığı bir yazar. Kendi deyimiyle yazarlık tarifini hikâyenin yani has edebiyatın içinde yapıyor. Oysa Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’le, yine kendi deyimiyle edebiyatın içinde görmediği bir kitapla popüler oldu, kitabı aylarca çoksatanlar içinde yer aldı. Tunç’la bütün bu meseleleri, kitabının içeriğini ve az çok edebiyat konuştuk.
… Bunlar benim biraz edebiyatım için uzak tutmaya çalıştığım malzemelerdi. Çünkü neresinden baksam edebiyatta kullanmak açısından tehlikeli olabilecek bir malzeme. İnsanın içine dokunan şeyler, çok fazla duygusal.
… Yarını olmayan bir toplum olmak çok acı bir şey. Kitap bizim yarınımızın olmayışımızın göstergesi bence. Hiçbir ülke çocukluluğuna, bir kuşağın çocukluğunu anlatan kitaba bu kadar ilgi göstermez. Ama biz sürekli hayatımızdaki güzel alanları kaybederek bu güne gelmiş bir toplumuz, elimizde bir zamanlar var olan tek şeyimiz yarındı, artık yarınımızı da kaybettik.
… bugün yaşadığımız bu çok parçalı hayatın romanını ilerde yazacağımızı umuyorum. Ama biz bugün bu çok parçalı hayatın bir yığın parçasını öyküler aracılığı ile yazıyoruz. Hepsini birden kavrayamayız. Biz krizdeyiz. Yalnız ekonomik olarak değil, toplumsal olarak da.

(Hasan Öztoprak, E Dergisi, Eylül 2001) devamı...

 

Ayfer Tunç: 70’li Yıllarda Hayatımız

Özgürlüğü Özlemek

70’lere rağbet var, bu işte bir hikmet var. Müzik dünyasında ne zamandır hissettiriyordu kendisini, şimdilerde kitabevlerinde kol geziyor. Önce Ayfer Tunç’un “70’li yıllarda hayatımız” alt başlıklı Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek kitabı geldi, baskı üstüne baskı yaptı, ardından Sezai Sarıoğlu’nun 70’lerin “gayrı-resmi portreler”i sökün etti. O arada bir de 78’liler vakfı girişimi başladı. Haliyle Postexpress de takıldı zaman makinesine. İlk konuğumuz Ayfer Tunç...
… Söz bu kadar ucuz bir şey değildi. Şimdi söz çok ucuz: Herkes herkese her şeyi söyleyebiliyor, kırılan kırılıyor, kırılmayanlarla yola devam ediliyor.
… Özal gibi bir figür olmasa, Türkiye acaba bugün böyle bir sarsıntı yaşayabilir miydi? Yöntem olarak, uygulama biçimi olarak olumlu bulduğum bir şey değil, fakat söyleme cesareti açısından ilginç bulduğum tek bir şey var: Aynı zamanda kültür-sanatın ve entelektüelizmin yok edilmesi pahasına söylenmiş bir cümle olmakla birlikte, bu millete –ne yazık ki küstahça– kendine güven kazandırdı.
… Özgürlük, toplumsal taleplerimizi dile getirmekle ilişkilendirilebilecek bir şey. Toplumsal taleplerimizi dile getiremiyorsak, bununla ilgili bir takım adımlar atamıyorsak, bir özgürlükten söz edilemez.
(Merve Erol - Nuh Köklü, Postexpress, Ağustos 2002)devamı...

 

“Ev Fikri Rahimdir!”
Ayfer Tunç, iki yıl aradan sonra çıkardığı yeni öykü kitabı Taş Kâğıt Makas ile yeniden okurlarıyla buluşuyor…
…Edebiyat, insanın derinindeki çapraşık meselelerle yüzyüze gelmesi için çok iyi bir alan.
…Bu kitabın teması, hikâyelerin ortak özelliği de o; çok sık rastlanmayan hatta insana mümkünmüş gibi gelmeyen birtakım psikolojik saplantılar.
… benim için yazarlık meslek değil. O bir var olma tarzı, kendini bütünleyen bir parça. Ama yaptığım profesyonel iş, yayıncılık. Bu işi yapmıyor olsaydım da, yine yazdığıma neredeyse profesyonel bir gözle bakardım. Metinle kurduğumuz duygusal bağın bir yerde mutlaka kırılması gerekir. Dışarıdan acımasız bir okur gözüyle bakmanız şart.
(Nazan Özcan., Milliyet Sanat, Kasım 2003-Gösteri, Şubat 2004)devamı...

 

Kılavuz Söyleşi
… Edebiyatı belirleyen unsurlar arasında cinsiyet yoktur, dolayısıyla kadın hikâyeci diye bir tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Sadece yazar vardır. Kadın yazar, erkek yazar ayırımı cinsiyetçi, dolayısıyla ayırımcı bir yaklaşımdır.
Saklı, bugün baktığımda benim acemi kitabımdır, yayımlandığı an acemi kitabım olduğunu anladım. Sonraki sürecin sağlıklı olması için acele etmemem, hikâyelerimin her bir kelimesini, örgüsünü, olgusunu, meselesini defalarca tartmadıkça yayımlamamam gerektiğini Saklı’da hemen sonra anladım.
… Yazarken varlığı aklıma bile gelmeyen okura inanırım, saygı duyarım, dolayısıyla ona birtakım kolay hikâyeleri “yutturmaya” kalkışmam. Yutmayacağını bilirim. Bu nedenle az, öz, uzun zaman içinde yazmaya devam edeceğim.

 (Aykut Korkmaz, Kılavuz Dergisi, Ocak 2004)devamı...

 

Makas Kağıdı Keser, Kâğıt Taşı Sarar, Taş Makası Kırar
Taş, Kâğıt, Makas’ta ‘avlu’ya açılır ilk öykü: Tuhaflıkların, normal olmayanların bir arada bulunduğu –yazarının gezici bir sirk ile ilişkilendirdiği– (taş) avlu, öykü kahramanlarının ruh hallerini belirler.
… Bir yazar milyonlarca sayfalık bir roman yazsa ve içine dünya nüfusunu bile sığdırsa, tek bir hikâye olan insanlık hikâyesinin çok küçük bir kısmını yazmış olur. Bir hikâyenin bittiğini sandığımız yerde, bir başka hikâyeye çoktan geçmiş oluruz aslında, hikâye süreklidir.
… Edebiyat hayatı yoğunlaştırarak işler ve sıradan, basit, hikâyesiz göstererek kurduğu hayattan bile bir trajedi çıkarmaya muktedirdir.

(Şebnem Atılgan, E Dergisi, Şubat 2004)devamı...

 

Kendine bir öykü yaratanlara büyük hayranlık duyarım
Ayfer Tunç, Kasım ayında çıkan öykü kitabı için, “Aziz Bey Hadisesi’nde yer alan Kırmızı Azap edebiyatta kurgu meselesi üstüneyken, Taş-Kâğıt-Makas kurguda ve teknikte öncekilerden ileri bir arayışa gittiğim kitap oldu,” diyor.
… Edebiyat, hayatta saklı veya açık duran dramı görünür kılmanın bir yoludur. Hatta bir adım daha ileri gideyim, benim yazdıklarıma dramdan öte, trajik olanı kuran metinler denebilir.
… Max Frisch’in güncesinde geçen bir sözü hatırlarsınız: “Herkes er ya da geç kendi hayatı sandığı bir hikâye bulur.” Frisch “Yazar,” demiyor, “Bulur,” diyor. Hepimiz kendimize hikâye arıyoruz, kendine bir hikâye yazabilenlerin, kendine bir hikâye bulanlardan farkı olmalı.
… 12 Eylül öncesinin okurları ‘dünya görüşü’ ile meşguldüler, ama onların da içinde saf edebiyatı önde tutan bir çekirdek vardı. Bizim yaşımızdakilerin gençliğinin ortasından geçen 12 Eylül, ardından baktığımızda şaşıracağımız biçimde etkiledi bizi.

(Sırma Köksal, Picus, Şubat 2004)devamı...

 

Kendimizi en hakiki hissettiğimiz yer evdir
Yeni öykü kitabı Taş-Kâgıt-Makas, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek , edebi mirasımız ve günümüz edebiyatı üzerine…
… Bir Maniniz Yoksa... kendini edebiyatçı olarak tanımlayan bir yazarın edebiyat-dışı kitabıydı. Kurmaca değildi, edebi kaygılarla değil, arşivci ve duyusal kaygılarla kaleme alınmıştı.
… Tanpınar ekolünün temsilcisi olduğumu düşünenlere ancak şunu söyleyebilirim: “Keşke!” Tanpınar’ın edebiyatının zeminindeki düşünce zenginliğine, vukufa ve yapıtlarını bence dünya çapında kılan sentez gücüne hayran olmaktan fazlasının elimden gelmesini çok isterdim.
… Mutsuzluğu ancak kendimden uzak bir biçimde tatmanın ve ona nasıl tahammül edilebileceğini görmenin sahte bir yoludur yazmak.

(Ilgın Sönmez, Gösteri, Şubat 2004)
devamı...

 

Ayfer Tunç’la Öykü Serüveni Üzerine
… edebiyatta transın yerini pek küçük bulurum. İlhama verdiğim yer ancak ilk ateşlemenin tutacağı yer kadardır, ilham başlatır, sonrası çalışmaktır.
… Yazmak benim için bir tür incinmiş ruh meselesidir, bu inciten unsurların birbirleriyle ve ruhla ilişkisi ve elbette toplumsallık bir tablo çıkarır ortaya, böyle bir durumda tenselliğe indirgenmiş aşk da ruhu incitici unsurdur.
Hikâye diliyle söylersek: İnsan hayatı bir rahim arayışından ibarettir. Bu da bizi evlerimizi önemsemeye götürür.

(Abdullah Harmancı, Hece 87, Mart 2004)devamı...

 

“Yazar isterse yeniden yazar”
Ayfer Tunç, 1990’lı yılların başında kaleme aldığı ve genç bir kadının bir dergiye çıplak pozlar vermesinin, yıllar önce kısacık bir süre hayatlarına dokunup geçtiği kişilerin yaşamını nasıl etkilediğini anlatan Kapak Kızı’nı tekrar yazdı. Tunç’un böylesi bir karar vermeye iten nedenleri ve romandaki karakterlerin ruh hallerini açıklayan sözlerini alttaki satırlarda bulacaksınız. Ama yazarın söylemediği bir noktayı belirtmekte fayda var: ‘Sıradan insanların, sıradan öykülerinin’ ele alındığı Kapak Kızı, yazarının ‘tekrar yazım’ kararıyla şimdiden sıradışılaştı.
… Genç bir yaşta, o yıllar için biraz da haddimi aşarak bu romanı yazmıştım. Genç olmanın getirdiği birtakım aksaklıklarla biraz malul bir yapısı vardı. O yıllardan bu zamana kadar geçe süre içerisinde editörlük yapmayı da olabildiğince öğrendiğim için, kitabıma yıllar sonra editör gözüyle baktığımda, ciddi bir müdahalenin gerektiğine karar verdim ve kitabı elden geçirdim.
… Güzellik, kötücül bir mit olarak ortaya çıkıyor. Güzellik birçok çağ ve birçok kültür için bir tür suçtur, içinde yasak çekicilikleri barındırdığından, güzel kadınlar aileler içinde mutsuz olurlar.
… Edebiyat söz konusu olduğunda sıradanlık kelimesi ve ‘sıra dışı kahraman’ tanımlaması bana pek doğru gelmiyor. Bence bütün kahramanlar sıra dışıdır çünkü hayat sıradan bir şey değil.

(Sema Uludağ, Radikal, 18 Şubat 2005 )devamı...

 

Ayfer Tunç’la Kapak Kızı üzerine

Ayfer Tunç, ikinci kez kaleme aldığı Kapak Kızı romanıyla yeniden çıkıyor okurlarının karşısına. Yazar, Kapak Kızı Şebnem üzerinden farklı hayatları sorgulamaya, değişen toplumsal ve ekonomik olayları, değer yargılarını, insani ilişkileri sayfalara taşımaya devam ediyor. Kimi zaman hüzünlendirerek, kimi zaman gülümseterek… İncelikli üslubu, zengin betimlemeleri ve düş gücüyle hayran bırakarak peşinden sürüklüyor hepimizi yine. “Peki değişen ne, neden aynı romanı ikinci kez kaleme aldı?” sorusu takılıyorsa aklınıza, Ayfer Tunç’un söylediklerini okumanız gerekiyor.
Kapak Kızı’nda aynen böyle oldu. Bu kitabı yeniden yazmış olsam da, zemin ve inşa aynı kaldığı için, bunu gerçek anlamda bir yeniden yazmak olarak görmüyorum. Kendime editörlük yaptım diyelim, böylesi daha açıklayıcı olur. Daha teknik, daha soğuk bir yaklaşım. 
… Hayatta kaybedilmiş her şey sanatta kazanılmış sayılır türünden bir söz vardır, bu biraz kumarda kaybeden aşkta kazanır avunmasını andırır, ama edebiyat için bence genellikle doğrudur. Kazanan kazanmıştır, niye onu yazayım? Kazananların hayatından edebiyattan çok “hayatta başarının yolları” türünden kitaplar çıkar.
Ben yükselen değerleri değil, kalıcı değerleri yüceltmiş bir edebiyat dünyasının yetiştirdiği bir okurdum, onların da etkisiyle yeni çağın parlak imgelerinden hep kuşku duydum, hâlâ duyuyorum. Bu imgeler göz kamaştırıyor, aslında kör ediyor.

(Yelda Dönmez, Cumhuriyet Kitap, Nisan 2005) devamı...

 

Kurguyla Hesaplaşmalar
… Gerçekçi bir yazar değilim. Ama edebiyatın temel meselesinin hayat olduğunu düşünüyorum. Edebiyat hayata bir şey katmıyorsa, bana ne katar?
… Yazar, edebiyatçı, düşünce üreten insan, popüler kültürden yararlanıyor mu, yoksa kendisi popüler kültürün malzemesi haline mi geliyor? Yazarın popüler kültüre uzak durması değil, popüler kültürü bir anlama kaynağı olarak değerlendirmesi gerekir.
… Edebiyat hikâye kavramını en azından bir süre için gömerse, rahat edecek bence; başka şeyler çıkacak.

(Picus, Eylül 2005)devamı...

 

“Hayat, yaşandığı kadardır”
Evvelotel’in hüznü, yalnızlığı ve bugün üzerine…
… İdeallerin öldüğü, idealin arkaik bir kavram hâline geldiği ve çoğu zaman gülünç olanın yakınında durduğu bir zamanı yaşıyoruz. İnsanı bir bütün hâline getirmeyi amaçlamış büyük düşünceler iflas etti, parçalanma çağı şimdi. Böyle bir zamanda hayata katlanmanın yolu, kitlesel bir çıldırı denebilecek bir hıza ayak uydurmak ve elimizdeki her şeye yenilenmiş süsü verebilmekte geçiyor.

… Geçmiş zamanlar benim için süslü, kıymetli tozlu bir sandık değil. Aksine, şu anda yaşadıklarımız geçmişin ürünüdür, bu da geçmişi süslü sandık yapmaktan çıkarır, suçlarımızın, yanlışlarımızın, hayal kırıklıklarımızın ve yine geçmişe gömülen ümitlerimizin yazılı olduğu bir tutanak yapar.
… Giderek sığlaşan günümüz insanı en kolayı isterken edebiyatın niye zorunu istesin?

(Derviş Şentekin, Radikal Kitap, 7 Nisan 2006) devamı...

 

 “Bizsiz bir dünyanın dönüyor olması fikrine katlanamayız”

… Çok sevdiğim ve dergi tarihimizde önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm Hayalet Gemi dergisininson sayısının teması “son”du. İlk öyküm olan “Saklı”yı Hayalet Gemi’nin bu son sayısı içinyeniden yazmak istedim. “Saklı”nın karakterlerinin hikâyesi nasıl devam etmiş olabilir? “Evvelotel” adlı öyküm son ve ilk kavramları arasında bir korelasyon fikrinden doğdu. Ardından “Önemsizlik” adlı öykümdeki Madam Delareyna, derken “İhtilaller Neye Benzer”deki anlatıcının yakınları yeniden varolmak için zihnimi işgal ettiler... bir de baktım ki birbirini izleyen öyküler öznel bir kurgu oluşturmuş bile. Evvelotel kendi şeklini buldu böylece.

 (Mualla Karabulut, Vatan Kitap, 15 Nisan2006) devamı...

 

“Edebiyat konsantre edilmiş hayattır”
Bir Maniniz Yoksa’nın okurları doğal olarak öykü kitaplarıma yaklaşmadı bile. Çoğunun, ki bu çoktan kastım epeyce çok, kitabın yüz binden fazla sattığını dikkate alırsak, doksan bini diyelim, muhtemelen o dönemde sadece Bir Maniniz Yoksa’yı okumuştur ve bu doksan binin de tahminimce seksen bini başka kitaplarımı okumayı düşünmez. Bu da doğaldır. Çünkü Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek bilinçli bir şekilde edebi bir dil yerine, bir tür kayıt diliyle yazdığım, kitle kitabı olmasını beklemediğim, ama öyle olan bir kitaptı. Bir kuşağın tarihi olduğu için kitlenin dikkatini çekti. Ardından yayımlanan Taş-Kâğıt-Makas iyi edebiyat ölçütleriyle kaleme alındı, o zorlayıcı bir kitaptır, okurdan katkı bekler, çeşitli okuma önerileri sunar, bu niteliğiyle de en azından edebiyat kavramına aşina olanlara hitap eder. Ben de öykü kitaplarımla iyi okura hitap etmek isterim.
(Çiler İlhan, Sabah Kitap, 19 Nisan 2006)
devamı...

 

‘Bir gün herkes kendisi olsun’

… Kitabın adı tek bir sözcük olsa da metnin içinde evvel ve otel sözcükleri ayrı yazılıyor, çünkü orada bir otelin adından söz ediyorum. Ama kitabın ve öykünün adı bir otel adıyla sınırlı kalsın istemem. Bir mekân olarak otelin geçiciliği ile evvel sözcüğünün yarattığı yekparelik duygusu bir araya gelsin isterim. Gereğinden fazla ince bir sözcük oyunu olarak görülebilir bu. Genel okurun ya da çoğunluğun diyelim, edebiyattan beklentisi giderek azalıyor. Çarpıcı bir hikâyeyle sınırlı kalan, öykünün akıcı olmasıyla yetinen, hatta öyküye zaten itibar etmeyen, düşünmeye zorlanmaktan hoşlanmayan, edebiyatın asıl büyüsünün kendini ortaya koyduğu söz-anlam ilişkisini görmezden gelen, edebiyatı bir eğlencelik olarak algılama eğiliminde olan ve yazının hayatı dönüştürücü gücünü umursamayan okur için muhtemelen lüzumsuz bir inceliktir, ama ben hitap ettiğimi düşündüğüm okurun anlayışına güveniyorum. Evvel sözcüğü bizden çok uzakta olan, bir yanıyla da tahayyülümüzü aşan bir yekpareliği çağrıştırıyor.
(Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap, 20 Nisan 2006) devamı...

 

“Sanki insanlık çürüyor, ki çürüyor”
… Evvelotel için Saklı’nın öykülerindeki tema veya karakterlerin sürdürümü diyebiliriz, ama devam öyküleri diyemeyiz. Evvelotel, Saklı’nın devamı değil, o bağımsız bir kitap. Neden böyle bir yol izleme ihtiyacı duyduğuma gelince, şunu söyleyebilirim. Ben çeşitlemeci bir yazar değilim. Yazdıklarımın tümünde, birkaç ana damardan oluşan bir temel izlek vardır. Kendi olmak meselesi bunlardan biridir örneğin ya da ölüm-hayat paradoksu. Dolayısıyla ne yazarsam yazayım, karakterler ve olaylar bu ana izlek üstünde gelişir. Saklı bu temel izleğin kendini ilk ortaya koyduğu, ilk kitabım. Kendi kaynağımı kendim işaret etmek istedim. Elbette bunu güdüleyen bir başlangıç oldu. Hayalet Gemi dergisinin son temalı son sayısına ilk öyküm olan Saklı’nın bir tür dönüşümünü yazmak istedim, Evvelotel’in macerası böyle başladı.
(Esra Karaduman Okay, Remzi Kitap Dergisi, Haziran 2006) devamı...

 

Evvelotel benim Saklı’yı reddimden doğan kabulümdür”
… Benim vazgeçilmez temalarımdan biri hayat-ölüm karşıtlığıdır, yazdığım karakterlerin çoğu, onları yazıda öldürsem bile zihnimde yaşamayı sürdürür, hayatın yeni bir aşamasında kendilerini yeniden yazmam için zorlar beni. Diğer yönü için etiktir diyebilirim. Çünkü edebiyat serüvenimin anlamlı başlangıcı olarak Mağara Arkadaşları’nı görürüm. Yeniden yazdığım her iki kitap da Mağara Arkadaşları’nın öncesine ait. Dolayısıyla buna, yazma serüvenime ilişkin bir hesaplaşma diyebiliriz. Saklı bütün varlığıyla benden çıkmış olmasına rağmen, bugün geldiğim noktada benim olmayan bir kitaptı. Onu benim kılmak istedim. Bugün baktığımda Saklı’nın benim için bir tür nüve olduğunu görüyorum. Sonrasında yazacaklarımın ilk kaba zeminini içeriyormuş, ama o kadar. Öte yandan her ne kadar yeniden yazmış olsam da Kapak Kızı’yla henüz hesaplaşmış değilim. O bir yeniden yazım değil, editöryal müdahaleydi, zemini ve inşayı değiştirmedim, yeni hali edebiyatımda vardığım yerin bir göstergesi değildir. Galiba onun karakterleri henüz yeniden yazılmayı talep etmiyorlar, ama edeceklerini hissediyorum.
 (İbrahim Yıldırım, Eşikcini Ağustos 2006) devamı...

 

“İçimde şiiri andıran şeyler olabilir, ama içimde bir şair yok”

… Balkanika, yedi Balkan ülkesinin katılımıyla oluşturulmuş, tam adı The Balkanika Foundation olan bir edebiyat organizasyonunun verdiği bir edebiyat ödülü. Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya, Romanya, Arnavutluk ve Türkiye katılıyor bu ödüle.
Ödüller bir şeyi değiştirmeyi amaçlayarak verilmez. Bu nedenle ödülden bir şeyi değiştirmesini değil, ilgili ortama bir katkı sağlamasını bekleriz. Yerel ödüllerde bu katkı, söz konusu yapıtın hızla dolaşıma girmesi, (Türkiye’de nadir olmakla birlikte) edebiyat üstüne bir tartışma ortamı yaratması, edebiyatı canlandırmasıdır. Prestijli, iyi bir ödül söz konusu yapıta dikkat çeker, bu da az şey değildir. Çünkü yapıtların yayımlanmış olması yetmez, değerlendirilme alanına ulaşabilmesi gerekir. Çoğu yapıt bu şansı yakalayamadan tarihin içinde solar, kaybolur. Ödül yapıtın bu alana hızla ulaşmasını sağlar, göz önüne taşır ve değerlendirmeye giden yolu kısaltır.

(Tezer Cem, Birgün, 2007 ) devamı...

 

Evvelotel üzerine Ayfer Tunç’a “garip” sorular

… Evvelotel’i neden okuduğunuzu, kişisel nedeninizi gayet iyi anladım. Bu bir haftanın sizin için zindan olmasına da üzüldüm. Beğenmediğiniz, okurken bunaldığınız için mi, yoksa sözünü ettiğiniz yazı serüveninin yarattığı kesişme nedeniyle mi zindan oldu bu bir hafta, pek anlayamadım, ama önemli değil. Her ne kadar “zindan” gibi, “karabasan” gibi sert sözcükler seçmiş olsanız da, bunda benim açımdan alınacak bir durum yok. Hayır, alınmış değilim, devam edebiliriz.

(Kemal Gündüzalp, Kül Öykü, Ocak 2007) devamı...

 

Hiçbir hayat basit değildir
Ayfer Tunç Ömür Diyorlar Buna adını verdiği ‘yaşanmış öyküler’ini insana ve hayata olan inancının tanığı ve kanıtı sayıyor.
… Kurmacada işlenen kişiler veya olaylar gerçekten kaynaklanıyor olsa bile, kurmacanın nihai amacına göre şekillendirilmeleri gerekir. Oysa ben bu kitapta tümüyle gerçekten kaynaklanan, kurmacanın amacına göre şekillenmemiş metinler yazdım.
En sıradan görünen insan hayatının bile sıra dışı olabileceğini, herhangi bir insana onun da tek, biricik, eşsiz olduğunu varsayarak bakmamız halinde, anlatmaya değer bir yaşamöyküsü çıkabileceğini düşünürüm. Bilinçli bir araya getirme çabasından çok kendiliğinden yürüyen bir süreç oldu.
Ömür Diyorlar Buna’nın edebiyatım için bir tek anlamı varsa, o da hayata olan inancımın tanığı veya kanıtı olmasıdır. Şöyle de söyleyebilirim: Bu kitap için ben pek bir şey yapmadım, anlattığım insanların hayatları benim inandığım şeyin zaten birer kanıtıydılar.

(Ufuk Matara, Akşam Kitap, Mayıs 2007) devamı...

 

‘Tek derdimiz nitelikli okurla buluşmak’
Ayfer Tunç’un Ömür Diyorlar Buna’sı öyküleştirilmiş söyleşiler; insanı gerçek, has öykü okumanın tadına kavuşturan, yaşama, insana dair içerden ve hazine değerinde kayıtlar tuttuğu kitabı. Bir öykü daha, bir tane daha dedirtiyor içtenliği, hüznüyle.
… Yazının yansımalarına değil, edebiyatın kendisine odaklanmış yazarlar olarak görüyorum kendimizi. Biz ve bize benzeyen yazarların derdi, yazdıklarımızın piyasanın genelde anladığı anlamda algılanması değil, nitelikli okur tarafından alımlanması. En temel ortak derdimizin bu olduğu söylenebilir. Nitelikli okur ile buluşmak isteyen yazarlar.
… Ben gelecekte nitelikli edebiyatı okuyacak bir avuç okur bulamamaktan korkuyorum. Bunun bir yazarı başına gelebilecek en büyük yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Nitelikli edebiyatın peşinde olan, onun dış dünyadaki yansısıyla ilgilenmeyen bir grup yazar birbirlerinden başka yazdıklarını okutacak kimse bulamayacaklar, hepimiz nitelikli edebiyatın içimizde yarattığı dalgalanmalarda boğulacağız.

(Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, 11.05.2007) devamı...

 

 “İyi bir metin okuduğumda hemen yazmak isterim”

www.altkitap.com adresinde elektronik kitap olarak bulunan “Ömür Diyorlar Buna” hemen hemen iki katına çıktı. Kitapta yer alan “Şehirden Sesler” ve “Kitaplardan Doğanlar” bölümleri tümüyle yeni. Diğerlerinin de hemen hepsini yeniden yazdım. Şunu belirtmem gerek, bu, alışılagelmiş bir öykü kitabı değil, gerçek hayat hikâyelerinden türemiş öyküler bunlar. Bu nedenle kitabın türü öykü değil, “yaşantı”. “Ömür Diyorlar Buna” benim edebiyatımın bir temsilcisi değil, ama edebiyatım hakkında ipuçları taşıyan bir kitap. Örneğin “Yedi Kadın” bölümünde yer alan, söyleşi yaptığım kadın karakterleri, yeniden, edebiyat diliyle yazılmayı hak ediyorlardı. Edebiyatla söyleşi arasında bir şey yapmak istedim.
(Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Sanat) devamı...

 

Ayfer Tunç ile Ömür Diyorlar Buna üzerine
Yaşanmışlıklarda kalan tortuyu Ayfer Tunç’un öykülerinden okumak da ayrı bir tat veriyor okura. Ömür Diyorlar Buna adlı yaşantı kitabındaki öyküler gerçek hayat öyküleri: Hepsi yaşanmış ve bir şekilde Ayfer Tunç’un önüne çıkmışlar.
… Paradoksal bir durum bu aslında. Çünkü yaşamöykülerine baktığımızda bu kişiler hayatın hazlarını değil, acılarını anlatırlar bize, ama bu hayatlara trajedi niteliğini veren şey de, acılarının edebi hazza dönüşebilir olmasıdır.
… Kurmaca öykülerimin hemen hemen tümünün temelinde bulunan ana tema, hayatın bir bütünden kopuş macerası olduğudur. Hayat sürekli olarak bir bütünden kopmak, yeniden bir bütün oluşturmak sonra ondan da kopmaktır.
… Bir hayat tesadüfü, beklenmedik bir küçük olayın yarattığı etki, yeni bir bilgi bu kombinasyonu ve bizi yapan denklemi sarsabilir. İnsanın değişimi de budur. Ama benlik denge sever, yeni bir denklem kurar ve hayata devam ederiz. Benim için hayat felsefesi dediğimiz şeyin özü budur, benliğin her an yeni bir denklem, yeni bir denge kurmasından hoşlanırım. Okuyucu sunduğum bu denklemi kendinden katacağı unsurlarla yeniden kursun isterim.

(A. Şebnem Birkan, Cumhuriyet Kitap, Temmuz 2007) devamı...

 

 E-kitap Harflere Bölünmüş Zaman üstüne konuşmalar
“Uygarlık ihtiyacı
kendinin, yaşadığı zaman ve mekânın
farkında olmaktır”
… Harflere Bölünmüş Zaman, 2000-2006 yılları arasında, farklı nedenlerle, farklı yayın organlarına yazılmış yazılardan oluşuyor. Arşiv ve kaydın çok önemli unsurlar olduğunu bilsem ve buna içtenlikle inansam da, kendi kaydını tutabilen biri değilim. Bu yazıların yayımlandığı yayınları saklama, görsel malzemeyi koruma ve en basitinden bir kenara bir not düşme gibi konularda çok tembel bir yaratılışım olduğu için, bu yazıların altına kaleme alındıkları tarihleri yazamadım ne yazık ki. Bunun bir eksiklik olduğunun farkındayım, dolayısıyla bu kitap çizgisel bir tarihsellik içermiyor. Hangi yazıyı ne zaman ve hangi gerekçeyle yazdığımı aşağı yukarı hatırlıyorum, hepsi o kadar. Öte yandan, topluca baktığımda, çok da şartmış gibi görünmüyor bana. Bu yazılar bilgisayarımın hafızasında bulunduğu için bir kitaba dönüşebildi, hâlâ daktilo devrinde yaşıyor olsaydık, bir kısmının tozlu bir sandıkta, belki birer kopyası bulunurdu. İyi ki bilgisayarların belleği var. Ha, var da, ben bu dijital belleği iyi kullanabiliyor muyum? Hayır.

(Cem Uçan, www.altkitap.com, 2008)
devamı...

 

Ayfer Tunç’la Söyleşi
                                                                     
 Filiz Leloğlu Oskay
Dünya Kitap, Mart 2008 devamı...

 

Ali Günay
Öykü Teknesi, Eylül- Ekim 2008 devamı...